h Dolar 18,6506 % 0
h Euro 19,5703 % 0
h Çeyrek Altın 1.732,00 %0,23
Mersin 16°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Nedim İnce

Nedim İnce

01 Aralık 2022 Perşembe

Sarılmak

Sarılmak
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanların, bırakın insanları, memelilerin hemen hepsinin temel gereksinimlerinden biri dokunmak, sarılmaktır. Gündelik yaşamımızda sıkça yaptığımız tokalaşma, sarılma,  öpüşme, omuzuna dokunma vb. her davranış bu temel ihtiyaçtan kaynaklanır.

Dokunmanın, sarılmanın temel ihtiyaçlardan olmasının nedeni bir başka ihtiyaçtır; onaylanma, kabul görme…

Sosyal bir varlık olan insan kendini başka insanda tanır. Goethe, “İnsan kendini öyle kendi kendine tanıyamaz, nasıl bir insan olduğuna emin olamaz; ancak bir başkası, kendini fark etmesini sağlayabiliyor” diyerek devam ediyor; “Yalnız insan; kendini tanıyamamış insandır,”

Ardından o meşhur sözünü söylüyor: “İnsan kendini sadece insanda tanır.”

İnsanın kendini tanıma serüveni, başka insanlarla kurduğu ilişkiyle hayata geçer. Başka insanlarda gördükleri, onlardan gelen olumlu, olumsuz geri bildirimler, içine doğduğu yaşamdan aldığı uyarımlar, o insan tarafından alınır, algılanır, işlenir ve nasıl biri olduğu konusunda bir fikri olur. Bir adım sonrasında nasıl bir insan olması konusunda toplumsal taleplerle kendisinin nasıl bir insan olmayı istemesi arasındaki gerilim, yaşam boyu kendini tanıma çabasının temel yakıtı olur.

Kendini tanımak için insana gereksinimi olan insanın ayrıca yaşamak için de buna ihtiyacı vardır. Karnını doyurmak, barınmak, soyunu sürdürmek, güvende olmak ancak insanlardan oluşmuş bir topluluk içinde mümkündür.

Toplumda kabul görme, onaylanma, varlığını oluşturma ve sürdürmenin temel koşullarından biridir.

İnsan onaylandığını, kabul gördüğünü en dolaysız şekilde karşı tarafın sevgiyle, dostlukla dokunması, sarılmasıyla anlar. Bu durumda nedenini tam bilemediği bir sevinç, mutluluk hisseder; yaşam enerjisiyle dolar, canlanır, yerinde duramaz olur.

Anımsayanınız olacaktır, bir ara batı toplumlarında sokakta, meydanlarda birbirini tanımayan insanların birbirlerine sarıldıkları bir kampanya yapılmıştı; atomize olmuş insanlara biraz sıcaklık yaşatabilmek için…

İki senedir ateşi düşse de varlığını hala sürdüren Covid 19 pandemisinde yaşadığımız kapanmaların bizi ne kadar yıprattığı hala hafızalarımızdadır.  Buna bir de maske mesafe ve üstüne de insanların birbirinden korkması eklenince dünya üstünde depressif ruh hali en yaygın şeklini aldı.

Covid 19 kısıtlılıkları ortadan kalkmış olsa da etkileri azalmakla birlikte devam etmekte, insanlar birbirine sarılmaktan geri durmaktadır.

Derinleşen ekonomik krizin etkileri nedeniyle kronikleşen işsizlik, artan yoksulluk, yoğunlaşan belirsizlik insanlarda yaygın kaygıya yol açmaktadır. Kaygı, bulunduğu yerde sevincin, yaşam enerjisinin barınmasına izin vermez. İnsanlar birbirinden uzaklaşır, birbirine yaklaşma isteği duymaz olur.

Ekonomik krizin derinleştiği, şiddetin, terörün korku saldığı, toplumun kutuplaştırıldığı bu dönemde yaşam sevincini besleyip, yaşam enerjisini arttıracak sarılmaya, birbirimize dokunmaya her zamankinden çok daha fazla gereksinim duymaktayız.

Sorunlarımızı sarılmanın, kucaklaşmanın, dayanışmanın verdiği güçle aşmamız daha kolay olacak, bu süreçte kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayacaktır.

Viral enfeksiyonlar artmaya başladı, biliyorum, yine de dikkati elden bırakmadan kucaklaşma zamanıdır, diyorum.

Nedim İnce

Altınoluk/ 01. 12. 2022

 

 

Devamını Oku

Okumak

Okumak
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Okumak için iki eli bir araya gelmeyenin iki yakası bir araya gelmez”

“Üretmek isteyen toplum Köy Enstitüsü kurar, istemeyen AVM açar”

Hemen hepimizin canı gönülden katılacağı bu sözleri Prof. Dr. Üstün Dökmen, Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde “Cumhuriyette Olmak, Olgunlaşmak” adlı söyleşisinde dile getirmiş.

Köy Enstitüleri üzerine çok çalışma yapıldı. Üzerine yazılan kitapların ve makalelerin sayısının başka her hangi bir konuda yazılanlardan çok daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bunun neden böyle olduğu Üstün Dökmen’in iki veciz cümlesinde saklıdır.

Köy Enstitülerinde en çok önem verilen şeylerden birinin okumak olduğunu biliyoruz. Zengin kütüphaneleri, müfredatı, boş zaman etkinliklerinde kitabın yeri bize bunu göstermektedir. Köy Enstitülerinden mezun birçok yazar ve sanatçı, okumanın, iyi bir eğitimin sonuçlarının sadece küçük bir parçası.

İngiliz filozof ve yazar Francis Bacon yüzyıllar önce bunun böyle olacağından söz etmiş: “Okumak bir insanı doldurur, insanlarla konuşmak hazırlar, yazmak ise olgunlaştırır.

Romalı şair Ovidius ise iki bin yıl önceden seslenmektedir: “Gençlerini kitapla beslemeyen milletlerin sonu hüsrandır.”

Aydınlanmanın ünlü filozof ve yazarlarından Voltaire ise aydınlığın yolunu tarif etmiştir:  “Kitabın yaprakları, bizi aydınlığa götüren kanatlar gibidir. “

Okumak, bilmek, teori, eylemle birleştiğinde; eylemden teoriye, bilgiye; teoriden, bilgiden, eyleme döngü başladığında asıl gücüne ulaşır. İnsana çevresiyle birlikte uyumlu bir hayat sürmesinin yolunu açar.

Köy Enstitüleri tam da bunu yapmaktadır. Okumayla bilgiyi, teoriyi güçlendirirken bunu eylemle, işle, üretimle birleştirerek döngüyü başlatır. Edebiyat, felsefe, sanat ve müzik de eklemlenince iyi insan, uyumlu insan, iyi toplum, üretken toplum olmanın yolu açılır.

İyi eğitimli, okuyan, düşünen, bilgi sahibi olan, bilgi üreten, üreten insanlar;

Başkalarına bağlı ama bağımlı değildir…

Özgürlüğüne düşkündür ve başkalarının da özgürlüğüne…

Üretkendir…

Tüketimin esiri, tüketim toplumunun tüketim nesnesi olmaz; bilinçli tüketicidir…

Doğanın bir parçası olduğunun farkındadır…

Sevgi ve saygıdır davranışlarına damgasını vuran…

Oluşturduğu toplum, yaşadığı ülke, üreten, paylaşan, dayanışan, barış ve huzur içinde yaşayan bir toplumdur, ülkedir.

Köy Enstitülerinin kapatılması, boy boy AVM’lerin açılması, gazete ve televizyon ekranlarında sıra sıra yasak, sakıncalı, tehlikeli addedilen kitap fotoğraflarının, görüntülerinin yer alması boşuna değil…

Okumak için, okumayı sevdirmek için, kaliteli bir eğitim için verilen, verilecek mücadele ise hiç boşuna değil!

Nedim İnce

Ayvalık / 21. 11. 2022

 

 

Devamını Oku

Umudun Tam Zamanıdır

Umudun Tam Zamanıdır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Altı can yok artık aramızda. Bunun yanı sıra yüze yakın yaralı acı çekiyor, bir kısmı da yaşam mücadelesi veriyor. Hekimler, sağlık çalışanları onları bir an önce sağlıklarına kavuşturmak için gece gündüz çaba harcıyorlar.

Yurttaşlarımıza yönelik bombalı terör saldırılarına çok can verdik. Çok acılar çektik. Geçtiğimiz Pazar günü de bunun bir örneğini yaşadık; İstanbul’un göbeğinde, Taksim’de…

Seçim dönemlerinde artan bu vicdansız saldırılar, insana yönelik, umuda yönelik, ülkemizin huzuruna, refahına yönelik, istikrarına yönelik, korkutmaya yönelik…

Besbelli…

Lanetlenesi terör istediğini elde edemeyecek…

Bir birimize, umudumuza sarılma zamanı…

“Dört mum yavaşça yanıyordu, ortam çok sessizdi ve konuşmaları duyuluyordu 

  1. mum konuştu:

—Ben “barışım” dedi Hiç kimse benim yanık kalmamı istemiyor biliyorum ki

söneceğim dedi kısa bir süre sonra alevi azaldı ve söndü.

  1. mum konuştu:

—Ben “inancım” dedi İnsanlar nerdeyse beni artık gerekli görmüyorlar o nedenle artık bana gerek yok dedi kısa bir süre sonra alevi azaldı ve söndü.

  1. mum konuştu:

—Ben “sevgiyim “dedi Yanık kalmam için artık gücüm yok, insanlar beni bir kenara itti ve önemimi yitirdi Kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular dedi kısa bir süre sonra alevi azaldı ve söndü.

Tam bu sırada bir çocuk odaya girdi ve üç mumun yanmadığını görerek;

“—Neden yanmıyorsunuz”  diye sordu sönen mumlara ve ekledi;

“—Sizin sonsuza kadar yanmanız gerekir.”

Ardından korkuyla ağlamaya başladı.

  1. mum çocuğa döndü:

—Korkma, ben hâlâ yanıyorum diğer mumları yeniden yakabilirim. Ben “umudum” dedi

 Çocuk sevinçten parlayan gözlerle umut adlı mumu aldı ve diğer mumları tekrar yaktı.”                        

Yaralarımızı sarar, yasımızı tutarken; geleceğimize yönelik iyi beklentilerimizin gerçekleşeceğine duyulan kuvvetli inanç olan umudumuzu koruyacağız.

Erich Fromm’a göre umut, daha büyük bir canlılık, daha büyük bir duyarlılık ve akılcılık sağlamak yönünde gerçekleştirilmek istenen her toplumsal değişimin, belirleyici ögesidir. Fromm, umudun nesnesinin daha dolu bir yaşam sürmek, daha büyük bir canlılık içinde bulunmak, siyasal açıdan devrime kavuşmak, sonsuz sıkıntıdan kurtulmak gibi şeyler olduğunu söyler ve bunlar için emek verilmesi, çaba gösterilmesi gerektiğini ifade eder.

Umudun mayasının iyimserlik olduğu gün gibi açıktır. Güzel şeylerin olacağına dair güçlü inanç için iyimser bir bakış açısı gereklidir.

 

Terörün baş düşmanıdır umut…

Umut iyiye güzele doğru hareketin yakıtıdır, ancak; örgütlülük ister, emek ister, bilgi ister, kararlılık ve cesaret ister.

Ülkemizde yurttaşların, kurum ve kuruluşların bu cesaret ve kararlığı göstereceğine inancım tam…

Umudun olduğu yerde terörün eli boş kalır…

Şimdi tam da umudun zamanıdır…

 

Nedim İnce

Ayvalık / 14. 11. 2022

 

 

Devamını Oku

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır.” (18 Haziran 1926 İzmir)

Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü söylemesinin üzerinden 96, sözünün gerçek olmasının üzerinden 84 sene geçti.

Naçiz vücudu toprak oldu ve gerçekleşen birçok eşsiz öngörüsünde olduğu gibi bu öngörüsü de gerçek olmaklığını sürdürmektedir.

Üzerine yazılan kitapların sayısı, sayılamayacağa doğru ilerlerken, mazlum ülkeler tarafından dünyanın dört bir yanında hatırlanmaya, anılmaya devam etmektedir.

Osmanlının küllerinden yeni bir ülkenin doğuşuna ebelik etmesi yanı sıra ilk kez güçlü emperyalist ülkelerin mazlum bir ülke tarafından yenilebileceğini göstermesi, ülkesinde ve mazlum ülkelerde eşsiz bir yer edinmesini sağlamıştır.

“Ben, manevî miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum, benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tamamen erişemediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.”(Cumhuriyet Bayramı Açılış Konuşmasından, 1933)

Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşunun yegane önderi, çağdaş uygarlık seviyesine yükseltmenin yılmaz savaşçısı olmasının zihinsel arka planınavakıf olmaktayız yukarıdaki sözlerinde. Bu başarının arkasındaki mental gücü göstermektedir bu sözler ve aşağıdaki sözleri…

“Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki devrelerinin olgunlaşmasını kavramak ve yükselişini zamanla izlemek şarttır. (25 Eylül 1924 yılında Samsun İstiklal Ticaret Okulu’nda öğretmenler için verilen bir çay ziyafetinde yaptığı konuşmadan) 

Hümanizmi aşağıdaki satırlar kadar iyi betimleyecek başka bir söz zor bulunur:

Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!
Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
(Atatürk’ün Anzak Annelerine Yazdığı Mektup, 1934)

Ömrünün büyük bir çoğunluğunu cephelerde geçirmiş, ülkesinin topraklarını işgalden kurtaran çok kritik savaşlara komutanlık etmiş bir insanın, Mustafa Kemal Atatürk’ün, barışa övgüsünü, savaş karşıtlığını bu sözlerden daha iyi ifade edebilecek söz var mıdır?

“Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. Öldüreceğiz diyenlere karşı, ‘ölmeyeceğiz’ diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.”
(1923, Adana) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 128)

Putlaştırıldığını ileri sürenler var ki daha sağlığında bunun önüne geçici sözler ettiğini okuduk, abartıldığını söyleyenler var ki yaptıklarını, yaşadıklarını yazmak abartıysa abartılıyor…

Her ne yapılıyorsa Mustafa Kemal Atatürk için, her ne söyleniyorsa; yaptıran da, söyleten de bu ülke için, mazlum ülkeler için, insanlık için yaptıklarıdır.

Aramızdan ayrılışının 84. yılında bana bu yazıyı yazdırdığı gibi…

Nedim İnce

Ayvalık / 07. 11.2022

 

 

Devamını Oku

Kaybetmek

Kaybetmek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sevgili Arkadaşım Mehmet Yalçındere her sabah sosyal medyada güzel ‘Günaydın’ iletileri paylaşır. Sonuncularından biri Prof. Dr. Bülent Yılmaz’ın kaleme aldığı “İç Çekişler Köprüsü ya da Kaybetmeyi Bilmek” isimli yazısıydı.

İnsanların kaybetmeye tahammül edemediğinden söz ediyor Bülent Yılmaz. Kaybettiklerinde ortalığı bir birine kattıklarına dair de birçok da örnek veriyor.

Kaybetmeyi kabullenmenin, kaybetmeyi bilmekten geçtiğini ileri sürerken, bu bilişin insana nasıl olumlu katkılar sunduğunu da satırlara döküyor:

Kaybetmeyi bilirsek eğer kaybetmek güçlendirir, başka yeni yollar açar.
Her kaybetmek, bilinebilirse eğer, yeni başlangıç demektir.”

Ve devam ediyor:

“Mantıkla söylemek gerekirse, kaybetmek bir sonuçtur; kaybetmeyi bilmek de bu sonucun kabullenilmesinden başka bir şey değil! Var olanı, olmuş olanı kabullenmek; bunun bilincine varmak, bu bilinçle davranmak, kaybetmeyi sorgulamak, çözümlemek ve yoluna devam etmektir kaybetmeyi bilmek.”

Bu yazı bana Erich Formm’un “Sahip Olmak Ya Da Olmak” kitabını anımsattı.

“Mala, mülke, şöhrete, insana, bilgiye “Sahip olmak” demek, onları ele geçirmek, kendine mal etmek, onlara egemen olmak ve dilediğince kullanmak anlamına gelir. Ama bu maddesel sahip oluşların sonu yoktur. İnsan hiç bir zaman yeterince şeye sahip olamayacaktır. Çünkü maddesel olan, elle tutulan aldatıcı ve geçicidir. Bu nedenle “sahip olmak” tutkusundaki insanlar hep kendilerinden fazla şeye sahip olanları kıskanacak, az şeye sahip olanlardan ise, kendi mallarına göz dikecekleri telaşı ile korkacaklardır.

“Olmak” ise “sahip olmak”ın karşıtıdır. Hiç bir şeyi elde etmeye, kendine mal etmeye ve ona egemen olmaya çalışmaz. “Olmak” her şeyi kendi bütünlüğü, canlılığı, yaşamı ve gelişimi içinde sevmek demektir. Böyle davranan bir insan, dışsal ve maddesel olana bağlanmaksızın kendini geliştirip, evrimleşmeye çalışır ve insanlık bilinci ile diğer insan kardeşlerini sevmek, onlarla bir olmak arzusunu taşır.”

Kaybetmeyi bu kadar olumsuz kılan; ‘ya benimsin ya da kara toprağın’ dedirten şey sanırım yukarıdaki satırlarda gizli.

Biz varlığımızı sahip olduklarımızla inşa ediyor, kendimize verdiğimiz değeri sahip olduklarımıza bağlıyor, çürüyen, dünyayı yok eden, sistemin ‘sahip oldukların kadar önemlisin, varsın’ sözünü, davranışını çok önemsiyorsak; kaybetmeye tahammül edemeyiz.

Varlığımızdan bir parça eksilmiştir zira…

Kaybettiğimi şey bir insan, bir nesne, bir oyun, bir süreç değildir…

Bütünlüğümüz kalmamıştır…

Kaybettiğimiz kendimizizdir…

 

İnsan içine çıkamayız artık…

Yaşamanın anlamı kalmamıştır; biz artık yaşamayı hak edecek kadar değerli değiliz…

Abarttığımı düşünüyorsanız başınızı kaldırıp etrafınıza bakın ve kaybedenlerin neler yaptığını, ne hallere düştüğün;  hatta kaybetme ihtimalinin bile insanı ne hallere soktuğuna bir göz atın.

Seyrek olarak kaybetmeyi büyük bir olgunlukla kabul eden, daha da olgunlaştığını düşünüp yoluna devam eden insanları da görürsünüz.

Ve Sahip Olmakla, Olmak arasındaki farkı da…

Nedim İnce

Ayvalık / 01. 11.2022

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.